Kiarostami'nin "Kirazın Tadı" Filminden Hayata Dair 4 Sarsıcı Ders
- fmegilmez
- 19 Ara 2025
- 4 dakikada okunur
Hayatın anlamını sorguladığımız, kendimizi kaybolmuş hissettiğimiz veya varoluşun ağırlığı altında ezildiğimiz anlar hepimiz için tanıdıktır. Bu evrensel arayışa sinema genellikle büyük cevaplar, kahramanca çözümler veya dramatik aydınlanmalarla karşılık verir. Bu geleneği yıkan filmlerin başında ise İranlı usta yönetmen Abbas Kiarostami'nin 1997 yapımı başyapıtı "Kirazın Tadı" (Ta'm e guilass) gelir. Film, bu derin soruyu gürültülü cevaplarla değil, sessiz, minimalist ve sarsıcı bir yolculukla ele alır.
Film, intihar etmeye karar veren ve ölümünden sonra mezarının üzerine toprak atacak birini arayan Bay Badii'nin Tahran'ın çorak tepelerindeki arayışını konu edinir. Kiarostami'nin kamerası, bizi Badii'nin arabasının klostrofobik dünyasına hapsederek yaşam ile ölüm arasındaki o ince çizgide ilerleyen felsefi bir sorgulamanın ortağı yapar. Bu yazıda, "Kirazın Tadı" filminin sunduğu ve bugün her zamankinden daha geçerli olan dört sarsıcı ve beklenmedik dersi inceleyeceğiz.
1. Varoluşsal Krize En İyi Cevap: Basit Bir Kirazın Tadı
Filmin en radikal tercihlerinden biri, kahramanımız Bay Badii'nin neden intihar etmek istediğini asla açıklamıyor olmasıdır. Bir iflas, büyük bir aşk acısı ya da ölümcül bir hastalık gibi alışılagelmiş gerekçeler sunulmaz. Bu bilinçli boşluk, izleyiciyi karakterin geçmişindeki sebeplere değil, içinde bulunduğu krizin "şimdiki anına" odaklanmaya zorlar. Acının kaynağı değil, acının kendisi merkezdedir.
Badii'yi vazgeçirmeye en çok yaklaşan yaşlı tahnitçi Bay Bagheri, onu ikna etmek için büyük felsefi argümanlar ya da dini telkinler kullanmaz. Aksine, hayatın en temel ve somut deneyimlerinden birini hatırlatır. Kendi anısında bu lezzet bir dut olsa da, film metafor olarak kirazı seçerek Badii'nin devasa ve soyut ölüm arzusunun karşısına inanılmaz derecede basit, duyusal bir soru koyar:
"Kirazın tadından vaz mı geçeceksin?"
Bu an, filmin dehasını özetler. Ölüm gibi geri dönülemez ve soyut bir kararın ezici ağırlığı, bir kirazın dilin ucunda bıraktığı basit, anlık ve fiziksel lezzetle karşı karşıya getirilir. Film, bize hayatın anlamının her zaman büyük başarılarda, yüce amaçlarda veya karmaşık teorilerde bulunmadığını fısıldar. Bazen kaybolan anlam, en küçük, en sıradan ve en anlık duyusal deneyimlerde yeniden keşfedilebilir.
2. İnsanlara Yardım Etmek: Vaaz Verme, Sadece Anlat
Bay Badii, yolculuğu boyunca arabasına üç farklı kişiyi alır: genç bir Kürt asker, inançlı bir Afgan ilahiyat öğrencisi ve hayat tecrübesi olan yaşlı bir Türk tahnitçi. Bu üç karşılaşma, insanlara yardım etmenin doğası üzerine derin bir ders verir. İlk iki yolcu, Badii'nin ruhuna dokunmayı başaramaz çünkü onunla aynı seviyeden konuşmazlar.
* Asker (Korku ve İtaat): Dünyayı sadece bir emir-komuta zinciri içinde algılayan genç asker için Badii'nin teklifi, bildiği kurallar sisteminin dışındadır. Bu yüzden tepkisi anlamaya çalışmak değil, korkuyla kaçmak olur.
* İlahiyatçı (Teori ve Yargı): Afgan öğrenci, Badii'nin acısına empatiyle değil, kitaplardan öğrendiği kurallar ve yargılarla yaklaşır. İntiharı insani bir acı olarak değil, sadece teknik bir "günah" olarak görür ve yukarıdan bir tavırla vaaz verir.
Bu iki başarısız denemenin aksine üçüncü yolcu, Bay Bagheri, tamamen farklı bir yol izler. Ne emir verir ne de vaaz. Badii'nin sert kabuğunu kırmak için kendi kırılganlığını ortaya koyar. Yıllar önce kendisinin de intihar etmeye çalıştığını, ipi ağaca bağlamaya gittiğinde onu durduran şeyin büyük bir aydınlanma değil, ağaçtan kopardığı bir dutun lezzetli tadı olduğunu anlatır. Bu ders açıktır: Gerçek yardım ve bağ kurma, soyut kurallar veya yargılamalarla değil, paylaşılan insani deneyimler ve empatiyle, yani karşısındakiyle göz hizasında konuşarak mümkün olur.
3. Yalnızlığın Sinematografisi: Asla Aynı Karede Olmamak
Kiarostami'nin dehası sadece hikayede değil, onu anlatma biçiminde de saklıdır. Film boyunca Badii, adeta "hareketli bir mezar" gibi olan arabasının içinde izole bir haldedir. Arabanın pencereleri, dışarıda akıp giden canlı hayattan (oynayan çocuklar, çalışan işçiler, doğa) onu ayıran bir çerçeve görevi görür. Ancak yönetmenin asıl sinematik darbesi, diyalog sahnelerini çekme biçimidir.
Kiarostami, arabadaki konuşmalar sırasında Badii'yi ve yanındaki yolcuyu neredeyse hiçbir zaman aynı karede (iki kişilik çekim) göstermez. Kamera ya sadece Badii'nin yüzüne odaklanır ya da kesme yaparak diğer yolcuyu tek başına gösterir. Fiziksel olarak birbirlerine bir kol mesafesinde oturan bu iki insan arasında, kamera aracılığıyla "fersah fersah uzaklık" yaratılır. Bu teknik tercih, Badii'nin hissettiği derin yalnızlığı ve diğer insanlarla arasındaki aşılmaz mesafeyi kelimelere ihtiyaç duymadan, görsel olarak izleyicinin zihnine kazır.
Bu tekniğin bir diğer çarpıcı sonucu ise karakterlerin birbirlerine bakarken aslında doğrudan kameraya, yani bize bakmasıdır. Bu sayede izleyici, pasif bir gözlemci olmaktan çıkar ve arabanın içindeki ahlaki ikilemin bir parçası olan "gizli bir yolcu" konumuna gelir.
4. Hikayenin Sonu Değil, Hayatın Akışı Önemlidir
Filmin sinema tarihinde en çok tartışılan anı, şüphesiz final sahnesidir. Bay Badii, kazdığı mezara uzanır, fırtına başlar ve ekran kararır. Seyirci, "Öldü mü, kaldı mı?" sorusunun cevabını beklerken, Kiarostami bambaşka bir şey yapar. Filmin grenli ve çorak estetiği bir anda değişir ve el kamerasıyla çekilmiş, canlı renklere sahip kamera arkası görüntüleri ekrana gelir. Badii'yi oynayan aktörü, film ekibini ve yemyeşil bir arazide koşan askerleri görürüz.
Kiarostami, "dördüncü duvarı" yıkan bu bilinçli hamleyle bize izlediğimizin bir film olduğunu hatırlatır. Peki neden? Çünkü yönetmenin derdi, Badii'nin bireysel kaderine bir nokta koymak değildir. Cevabı belirsiz bırakarak odağımızı tek bir karakterin hikayesinin sonundan, hayatın kendisinin durdurulamaz akışına çevirir. Filmin geneline hakim olan sarı ve çorak toprakların aksine, finaldeki o canlı yeşillik, bireysel trajediler ne olursa olsun yaşam döngüsünün devam ettiğini simgeler.
Filmin son ve en güçlü dersi budur: Anlam, tek bir hikayenin net bir sonucunda değil, o hikaye bitse bile devam eden hayatın sonsuz döngüsünde saklıdır.
Sonuç: Cevaplarda Değil, Anlarda Saklı Anlam
"Kirazın Tadı", bir ölüm filmi gibi başlayıp, aslında derin bir "yaşam övgüsü" olarak son bulur. Ustalığı, hayatın değerini karmaşık felsefi cevaplarda değil, bir kirazın tadı, bir yabancının anısı veya kameranın kayda devam etmesi gibi basit, somut ve geçici anlarda bulmasında yatar. Kiarostami, en karanlık anlarda bile yaşamın kendini en beklenmedik lezzetlerde hatırlatabileceğini gösterir.
Peki, sizin vazgeçemeyeceğiniz o 'kirazın tadı' nedir?





Yorumlar