top of page
Kavisli Ahşap Yapı

Hayatın Anlamı Sandığınız Yerde Değil: Pixar'ın "Soul" Filminden 4 Sarsıcı Ders

  • Yazarın fotoğrafı: fmegilmez
    fmegilmez
  • 19 Ara 2025
  • 3 dakikada okunur

Giriş


Hepimiz hayatımıza büyük bir "amaç" veya "anlam" yükleme eğilimindeyiz. Kendimizi tamamlayacak o büyük tutkuyu, kariyer hedefini ya da o eşsiz yeteneği ararız. Peki bu bitmek bilmeyen arayış, tam şu an içinde bulunduğumuz anın, bir dilim pizzanın, rüzgârın ya da kaldırımda yürürken kulağımıza çalınan bir melodinin güzelliğine bizi körleştiriyorsa? Pixar'ın cesur animasyonu "Soul", bu derin ve evrensel sorgulamayı şaşırtıcı bir bilgelikle ele alıyor. Film, bize "hayatın anlamı" hakkında bildiğimizi sandığımız her şeyi unutturacak dersler veriyor. İşte "Soul" filminden çıkarılacak en sarsıcı ve ezber bozan 4 ders.

1. "Kıvılcım" Bir Amaç Değil, Yaşama Hevesidir


Filmin merkezindeki en güçlü metaforlardan biri olan "kıvılcım" (spark), ilk bakışta hepimizin anladığı bir anlama geliyor gibi durur: hayattaki o büyük tutkunuz, sizi tanımlayan yeteneğiniz. Nitekim ana karakterimiz caz piyanisti Joe Gardner da kıvılcımını, piyanistliği sanmaktadır. Hayatını bu tek amaca adamış, geri kalan her şeyi bu hedefin bir basamağı olarak görmüştür.


Ancak film, bu tanımı radikal bir şekilde tersine çevirir. Yüzyıllardır Dünya'ya gitmeyi reddeden 22 numaralı ruh, kıvılcımını ne büyük bir sanatta ne de bilimsel bir keşifte bulur. O, Joe'nun bedenindeyken yediği bir dilim pizzanın tadında, rüzgârın yüzüne çarpmasında ya da bir akçaağaç yaprağının süzülerek yere düşüşünü izlerken bulur. Böylece film, en radikal tezini ortaya koyar: Kıvılcım, ulaşılması gereken bir hedef veya kariyer basamağı değil, basitçe yaşama arzusunun kendisidir. Peki, yaşama hevesi olması gereken bu kıvılcım, tek bir hedefe kilitlendiğinde neye dönüşür?

2. Tutku ile Takıntı Arasındaki İnce Çizgi: "Kaybolmuş Ruhlar" Tehlikesi


Tutkularımızın bizi hayata bağladığına inanırız. Oysa "Soul"a göre bu tutku, bizi hayattan koparan bir takıntıya kolayca dönüşebilir. Film, bu ince çizgiyi "Akışta Olmak" (In the Zone) ve "Kaybolmuş Ruhlar" (Lost Souls) kavramlarıyla ustaca işler. Her iki durum da aynı soyut mekânda, karakterlerin gerçek dünyadan kopacak kadar yoğun bir odaklanma yaşadığı bir alanda gösterilir.


Ancak aralarındaki fark nettir. "Akışta Olmak", Joe'nun piyano çalarken girdiği gibi keyif veren, pozitif ve enerji dolu bir kopuştur. "Kaybolmuş Ruh" olmak ise bu odaklanmanın bir takıntıya dönüşerek kişiyi hayattan, insanlardan ve anlardan kopardığı; korku ve endişelerle kendini hapsettiği karanlık bir durumdur.


Filmin başında Joe, tutkulu bir müzisyenden çok, "kaybolmuş ruh" olmanın eşiğindedir. Kendi tutkusuna o kadar odaklanmıştır ki, yıllardır gittiği berberi Dez'in hayatındaki trajediden ve fedakarlıktan habersizdir. Dez'in aslında veteriner olmak istediğini, fakat kızı hastalanınca masrafları karşılayamadığı için daha ucuz olan berber okuluna gitmek zorunda kaldığını ilk kez duyar. Üstelik Dez, bu durumuna rağmen mutludur; dükkanındaki sohbetlerden keyif almaktadır. Joe'nun körlüğü, sadece bir gerçeği kaçırması değil, kendi burnunun dibindeki, başka bir yolda da mutluluğun bulunabileceğine dair canlı bir kanıtı görememesidir. Tutkusu, onu yaşama bağlamak yerine yaşamdan koparmaktadır.

3. Okyanusu Ararken Suda Boğulmak: O Meşhur Balık Hikayesi


Joe, hayatının hayali olan o büyük konseri verir. Sahneden iner, beklediği o muazzam, hayatını değiştirecek aydınlanma hissini bulamaz ve bir boşluğa düşer. Tam bu noktada, grubun lideri Dorothea Williams ona filmin felsefesini özetleyen o meşhur hikayeyi anlatır:


Genç bir balık, yaşlı bir balığa doğru yüzer ve sorar: "Okyanus dedikleri o şeyi arıyorum." Yaşlı balık cevap verir: "Okyanus mu? Şu an onun içindesin ya." Genç balık şaşırır ve hayal kırıklığıyla şöyle der: "Bu mu? Bu sadece su. Ben okyanusu istiyorum!"


Dorothea'nın bu basit anekdotu, Joe'nun—ve belki de hepimizin—içinde bulunduğu varoluşsal yanılgıyı bir tokat gibi yüzüne çarpar. "Okyanus", Joe'nun ulaşmaya çalıştığı o büyük, hayatı bir anda anlamlı kılacak Nirvana anıdır. "Su" ise farkında olmadığı, her an içinde yüzdüğü gündelik hayatın ta kendisidir. Bu hikaye, büyük bir hedef uğruna "şimdi"nin ve sıradan anların paha biçilmez değerini kaçırma hatasını yüzümüze vurur.

4. Hayat Bir Nota Kağıdı Değil, Bir Caz Seansıdır


"Soul"un anlatım gücü, kullandığı müziklerde de saklıdır. Bu müzikal ikilik, filmin felsefi kalbini oluşturur. Jon Batiste'in notalara sığmayan, yaşayan, doğaçlamaya dayalı ve insani "kusurlar" barındıran cazı "hayatın kendisi" iken; Trent Reznor ve Atticus Ross'un dijital, mükemmel ama ruhsuz elektronik tınıları, henüz "yaşanmamış" olanın soyut potansiyelini temsil eder.


Bu karşıtlık tesadüf değildir. Caz müziğinin temel özelliği "doğaçlama"dır. Müzisyen, plana veya notalara sıkı sıkıya bağlı kalmak yerine, o anın akışına göre yeni melodiler yaratır. Film, bu durumu hayatla ilişkilendirir. Hayat, önceden yazılmış, notalarına harfiyen uyulması gereken bir eserden çok, beklenmedik anlara uyum sağlamayı, hatta hatalardan yeni güzellikler yaratmayı gerektiren bir caz seansına benzer. Joe'nun rögara düşmesi, planlanmış bir "nota" değildi. Ancak bu "yanlış nota", onu hayatının en anlamlı yolculuğuna ve en derin melodisine ulaştıran bir başlangıç oldu.

Sonuç


"Soul", bize hayatın anlamının büyük başarılarda, kariyer hedeflerinde veya ulaşılması gereken tek bir amaçta saklı olmadığını hatırlatıyor. Film, "kıvılcım"ın metroda beklerken, bir pizza kenarı, yarım bir lolipop ya da bir akçaağaç tohumu gibi en sıradan anların birikiminde bulunabileceğini gösteriyor. Hayatın anlamı bir amaca ulaşmakta değil, o amacın peşindeki yolculuğun, yani suyun içinde yüzmenin kendisinde saklıdır.


Peki ya hayatın anlamını aramayı bırakıp sadece her anını dolu dolu yaşamaya başlasaydık ne olurdu?

Yorumlar


bottom of page