top of page
Kavisli Ahşap Yapı

Bir Çift Ayakkabıdan Çok Daha Fazlası: "Cennetin Çocukları" Filminden Hayata Dair 4 Sarsıcı Ders

  • Yazarın fotoğrafı: fmegilmez
    fmegilmez
  • 19 Ara 2025
  • 4 dakikada okunur

Giriş: Kayıp Bir Ayakkabının Ardındaki Evrensel Hakikat


Bazen en derin hakikatler, en basit hikayelerin içinde gizlidir. Majid Majidi'nin Oscar'a aday gösterilen başyapıtı "Cennetin Çocukları", tam da böyle bir film. Hikaye, Tahran'ın yoksul bir mahallesinde yaşayan Ali'nin, kız kardeşi Zehra'nın tamir ettirdiği ayakkabılarını kaybetmesiyle başlar. Bu basit, neredeyse çocuksu başlangıcın ardında ise yoksulluk, fedakarlık, onur ve başarının gerçek doğası gibi evrensel temalara dair şaşırtıcı dersler yatar. Bir çift kayıp ayakkabının peşindeki bu masum yolculuk, aslında hepimizin hayatında karşılaştığı temel ahlaki soruları gündeme getirir. Bu yazı, filmin en sarsıcı ve düşündürücü dört çıkarımını mercek altına alıyor.

1. Kazanmanın Bazen En Büyük Kayıp Olabileceği


Filmin en unutulmaz sahnelerinden biri, Ali'nin katıldığı koşu yarışıdır. Çoğu hikayede kahramanlar birinci olmak için yarışırken, Ali'nin hedefi sinema tarihinin en dokunaklı amaçlarından biridir: Üçüncü olmak. Çünkü yarışmanın üçüncülük ödülü, kız kardeşine söz verdiği o yeni spor ayakkabıdır. Ali, yarışı kazanmak için değil, kaybetmemek için koşar; rakiplerini geçmeye değil, kendini üçüncü sıraya ayarlamaya çalışır.


Ancak yarışın sonundaki kaos ve karmaşada dengesini kaybederek "yanlışlıkla" birinci olur. Herkes onu omuzlara alıp bir şampiyon gibi kutlarken, hocası gururla ona bakarken, Ali için o an tam bir yıkımdır. Gözyaşları içinde başını öne eğer. Bu an, toplumun başarı kriteri (birinci olmak) ile bireyin asıl amacı (kardeşine yardım etmek) arasındaki çatışmanın ne kadar sert olabileceğini gözler önüne serer. Zafer, bazen en büyük yenilgi olabilir.


Başarı, insanın asıl amacına ulaşması demek bence. Bu da mutluluğu beraberinde getirir.

2. Yoksulluğun Değil, Onurun Portresi


Majid Majidi, yoksulluğu bir "sefalet pornografisi" olarak değil, karakterlerin ahlaki gücünü ve omurgasını ortaya çıkaran zorlu bir "imtihan sahası" olarak sunar. Film, karakterlerin maddi yoksunluğuna acımamızı değil, onların onurlu duruşuna hayranlık duymamızı sağlar. Bu haysiyetli tavır, iki somut sahnede kristalleşir:


1. Babanın, camiye ait şekerleri evde kırdığı sahne hafızalara kazınır. Önünde bir yığın şeker olmasına rağmen, kendi içeceği çay için o şekerlerden bir tane bile almaz; bunun yerine kendi kutusundan ayrı bir şeker çıkarır. Bu davranış, "hak yememenin" ve "kul hakkı" kavramının o ailenin değerlerindeki sarsılmaz yerini gösterir.

2. Ali ve Zehra'nın, sahip oldukları tek ve eski ayakkabıyı köpükler içinde, büyük bir özenle yıkamaları, sahip oldukları azıcık şeye bile ne kadar büyük bir değer verdiklerinin kanıtıdır.


Bu iki sahne birbiriyle derinden bağlantılıdır. Çocukların dürüstlük ve fedakarlık mirasını nereden aldıkları çok açıktır. Onların onurlu duruşu doğuştan gelen bir özellik değil, babalarının sessiz ama güçlü örneğinden öğrendikleri, aile içinde yeşeren bir değerdir. Karakterler, içinde bulundukları duruma isyan etmek yerine, sorunlarını kendi içlerinde ve bu miras aldıkları haysiyetle çözmeye çalışırlar.

3. "Cennet"in Aslında Nerede Olduğu


Filmin başlığındaki "Cennet" kavramı, sadece ölümden sonra vaat edilen bir yeri değil, aynı zamanda karakterlerin dış dünyanın acımasızlığından korudukları "iç dünyalarını" temsil eder. Bu fikir, filmin mekan kullanımında ve mimari tercihlerinde somutlaşır. Ailenin yaşadığı ev, dışarıya yüksek duvarlarla kapalı ama ortasında küçük bir avluya açılan "içe dönük" geleneksel bir yapıdadır. Bu mimari, aileyi "yabancı gözlerden" ve dış dünyanın karmaşasından koruyan bir sığınak işlevi görür. Zaten "cennet" kelimesinin köken olarak "bahçe" anlamına gelmesi, evin bu iç avlusunu daha da anlamlı kılar; ev, ailenin korunaklı özel bahçesidir.


Filmin en büyüleyici ve huzurlu anı olan, Ali'nin yarışta yara bere içinde kalmış ayaklarını avludaki havuza soktuğu ve kırmızı balıkların gelip yaralarını iyileştirdiği sahnenin tam da bu korunaklı iç mekanda gerçekleşmesi bir tesadüf değildir. Yönetmen, gerçek şifanın ve huzurun dışarıdaki dünyevi başarılarda (yarışta birinci olmak) değil, bu "iç dünyada" (ev, aile, kalp) bulunduğunu fısıldar. Dış dünyada kaybeden Ali, kendi "cenneti" olan evinin avlusunda ruhsal bir dinginliğe kavuşur.

4. En Güçlü Mesajların Sessizce Verilmesi


"Cennetin Çocukları", duygusal etkisini abartılı müzikler veya ağdalı diyaloglarla değil, incelikli ve bilinçli bir sinema diliyle yaratır. Yönetmen, izleyiciyi manipüle etmek yerine, onu hikayenin içine dahil etmeyi seçer. Bu yaklaşım, iki temel teknikle kendini gösterir:


1. Görsel Anlatım: Yönetmen, kamerayı sürekli olarak çocukların göz hizasına, hatta bazen bel hizasına indirir. Sinemada "Çocuğun Bakış Açısı" olarak bilinen bu teknik, izleyiciyi bir yetişkin olarak dışarıdan bakan bir gözlemci olmaktan çıkarır. Yönetmen, kamerayı aşağıda tutup yetişkinleri alt açıdan çekerek onları olduğundan daha büyük, bazen daha korkutucu veya ulaşılmaz gösterir. Böylece bizi doğrudan Ali ile Zehra'nın dünyasına dahil eder ve onların çaresizlik hissini, devlerin dünyasındaki küçüklüklerini bizzat deneyimlememizi sağlar.

2. Ses Tasarımı: Hollywood filmlerinin aksine, filmde duyguyu yönlendiren sürekli bir müzik yoktur. Bunun yerine suyun şırıltısı, pazar yerinin uğultusu gibi doğal (diegetic) sesler ön plandadır. Özellikle yarış sahnesinde, gerilimi artıran bir müzik yerine Ali'nin sıklaşan nefes seslerini ve adımlarının ritmini duyarız. Bu tercih, bizim o anı "izlememizi" değil, Ali ile birlikte "deneyimlememizi" sağlar. Yönetmen, ekranı aradan kaldırarak bizi adeta karakterin ciğerlerine hapseder.

Sonuç: Hayatın Üçüncülük Ödülleri


"Cennetin Çocukları", günümüzün tüketim çılgınlığının ne kadar anlamsız olduğunu yüzümüze vuran sessiz bir manifestodur. Film, mutluluğun "sahip olmakta" değil, zorluklar karşısında "çözüm üretmekte" ve sahip olunan az şeyi "paylaşmakta" saklı olduğunu hatırlatır. Ali ve Zehra, yaşadıkları yoksunluğu, karakterlerini güçlendiren bir antrenmana dönüştürürler. Psikolojide "yılmazlık" (resilience) denilen bu özellik, yani zorluklar karşısında kırılmadan ayakta kalabilme becerisi, onların en büyük kazancıdır. Zengin bir çocuğun belki de hiç geliştiremeyeceği sorun çözme kaslarını onlar her gün, her an geliştirmektedirler.


Film, izleyiciyi kendi hayatı üzerine düşünmeye davet eden derin bir soruyla baş başa bırakır:


Peki, sizin hayatınızdaki "üçüncülük" ödülü, yani toplumun alkışladığı "birincilik"ten daha değerli olan o kişisel amacınız ne?

Yorumlar


bottom of page