top of page
Kavisli Ahşap Yapı

Almodóvar’ın Altın Aslan Ödüllü Yeni Filminden Hayata ve Ölüme Dair 4 Ezber Bozan Düşünce

  • Yazarın fotoğrafı: fmegilmez
    fmegilmez
  • 19 Ara 2025
  • 4 dakikada okunur

Ölümle ilgili bir filmin, sinema dünyasının en prestijli ödüllerinden birini, Venedik Film Festivali'nin Altın Aslan'ını kazanması ilk bakışta bir çelişki gibi görünebilir. Genellikle hayatı ve coşkuyu kutlayan bu ödülün, vedalaşmayı konu alan bir yapıma gitmesi, filmin ne kadar sıra dışı bir perspektif sunduğunun en büyük kanıtı. Pedro Almodóvar’ın ilk İngilizce uzun metrajlı filmi olan "The Room Next Door" (Yandaki Oda), tam da bunu başarıyor: Ölümü anlatırken aslında yaşamın kendisine dair derin ve sarsıcı sorular soruyor.


Filmin merkezinde, terminal bir hastalıkla mücadele eden ve hayatına kendi belirlediği koşullarda, onurlu bir şekilde son verme kararı alan Martha (Tilda Swinton) yer alıyor. Bu son derece kişisel ve mahrem yolculukta ona eşlik etmesi için yıllardır görmediği eski dostu, yazar Ingrid’i (Julianne Moore) yanına çağırır. Almodóvar, bu basit önermeyi, ölümün soğuk yüzünü kendi paletinin sıcaklığıyla yeniden boyayarak, hayata ve vedalaşmaya dair en temel kabullerimizi sarsan dört provokatif argümana dönüştürüyor.

1. Ölüm Bir Yenilgi Değil, Bir Özgürlük Eylemidir


Film, en temelinde, Martha'nın kararını bir trajedi ya da yenilgi olarak değil, bir özerklik ve özgürlük eylemi olarak sunuyor. Hastalığının kontrolü ele geçirmesine izin vermek yerine, hayatının son perdesinin ne zaman ve nasıl kapanacağına kendisi karar vermek istiyor. Almodóvar, bu radikal seçimi yargılamadan, onu modern insanın kendi kaderini tayin etme hakkına dair insani bir arayış olarak çerçeveliyor.


Bu temanın en güçlü sembolü, filme adını veren "yan oda" metaforunda ortaya çıkıyor. Martha, Ingrid'den kendisiyle aynı odada olmasını değil, kapısı açık olan bitişik odada beklemesini ister. Bu basit ama derin talep, ölüm anının mutlak mahremiyeti ile sevilen birinin varlığı arasındaki hassas dengeyi temsil eder. Ingrid’in rolü pasif bir yoldaşlık değildir; o, varlığıyla ölümün mutlak sessizliğini bölen bir "tanık"tır. Okuduğu kitabın sesi, yaptığı kahvenin tıkırtısı gibi yaşamın sesleriyle Martha’ya yalnız olmadığını hissettirir ve bu son anları huzurlu bir geçişe dönüştürür. Böylece film, hayatın sonunu bir çöküş olarak değil, kontrolü tamamen bireyin elinde olan, onurlu bir geçiş olarak yeniden tanımlıyor.

2. Ölümün Rengi Gridir Diyenlere İnat: Kırmızı ve Canlılık


Ölüm temalı bir filmden bekleneceği üzere solgun, gri ve karanlık tonlar yerine Almodóvar, ekranı imzası haline gelen canlı ve doygun renklerle dolduruyor. Özellikle kırmızılar, maviler ve yeşiller, karakterlerin kıyafetlerinden yaşadıkları evin duvarlarına kadar her sahnede birer duygu yansıtıcısı olarak karşımıza çıkıyor. Yönetmen, bu kadar ağır bir konuyu parlak renklerle anlatarak güçlü bir tezatlık yaratıyor. Edward Hopper tablolarını anımsatan kompozisyonlar ise bu durumu daha da katmanlı hale getirir; yönetmen, Martha'nın canlılığını, Hopper-vari bir yalnızlık ve melankoli duygusuyla çerçeveleyerek görsel bir paradoks inşa eder.


Bu görsel dil, filmin en önemli argümanlarından birini destekliyor: Martha ölmekte olabilir, ama son ana kadar "hayattadır". Özellikle kırmızının yoğun kullanımı, bir renk tercihinin ötesinde, Martha'nın hastalığa teslim olmayan yaşam enerjisini ve kararının arkasındaki sarsılmaz iradesini simgeliyor. Almodóvar'ın bu estetik seçimi, izleyiciyi pasif bir hüzne sürüklemek yerine aktif bir düşünme sürecine itiyor. Ölümün bir "solup gitme" değil, hayat dolu bir insanın son ana kadar koruduğu metanetle verdiği bilinçli bir "seçim" olduğunu görmemizi sağlıyor.

3. Vedalaşmak İçin Neden Aile Değil de Bir Dost Seçilir?


Martha’nın bu nihai yolculukta kendisine eşlik etmesi için kendi kızını değil de yıllardır görüşmediği dostu Ingrid’i seçmesi, filmin en kışkırtıcı tercihlerinden biridir. Bu karar, Martha’nın kızına bırakabileceği en "temiz miras"ı yaratma arzusundan doğar. Kızıyla olan ilişkisi, geçmişin travmaları, pişmanlıkları ve derin bir sessizlikle örülüdür. Onu bu sürece dahil etmek, bir evladın ömür boyu taşıyamayacağı hukuki ve vicdani bir yük yaratacaktır. Martha, kızına bir travma tanıklığı yerine, anlatılmış bir hikâye bırakmayı seçer.


Ingrid ise bu yükten muaftır. Bir kurgu yazarı olarak o, Martha'nın hayatının son bölümünü kaotik bir aile trajedisi olarak değil, onurlu ve kontrollü bir "hikâye" olarak çerçevelemesine yardımcı olabilecek yegâne kişidir. Bu bilinçli bir anlatı kontrolü eylemidir. Almodóvar bu dinamiği, hem anne Martha’yı hem de kızını aynı oyuncunun, Tilda Swinton’ın canlandırdığı sarsıcı bir sinematik hamleyle pekiştirir. Bu çift rol, anne ve kızın aynı kumaştan kesilmesine rağmen aralarındaki aşılmaz mesafeyi görselleştirir; kızının yüzü, Martha için yaşayan bir vicdan azabıdır. Filmin New York’ta geçmesi de bu dinamiği mümkün kılar; Madrid’in müdahaleci ve kolektif Akdeniz kültürünün aksine, New York’un mesafeli ve bireyci yapısı, Ingrid'in yargılamadan, sadece eşlik ederek destek olmasını sağlar.

4. Küresel Kaosun Ortasında Bireysel Bir Son Yaratmak


Filmde John Turturro’nun canlandırdığı Damian karakteri, hikâyeye küresel bir karamsarlık katmanı ekler. Damian, iklim krizi ve dünyanın kontrol edilemez çöküşü hakkında sürekli konuşan, insanlığın kolektif sonuna dair bir melankolinin sesidir. Onun bu büyük ölçekli ve kaotik felaket anlatısı, Martha'nın titizlikle planladığı kişisel ve onurlu sonuyla keskin bir tezat oluşturur.


Bu karşıtlık, filmin en derin felsefi argümanını barındırır. Her şeyin kontrolden çıktığı, dünyanın belirsiz bir sona doğru sürüklendiği bir çağda, bir bireyin kendi sonunu yönetebilmesi nihai bir irade eylemidir. Damian’ın küresel çaresizliği, Martha’nın kişisel iradesini bencil bir eylem olmaktan çıkarıp, ezici bir kaosa karşı neredeyse aristokratik bir direniş eylemine dönüştürür. Martha, Damian'ın bahsettiği o devasa ve kaçınılmaz "dünyanın sonu" senaryosu içinde, yönetmeni kendisi olduğu estetik bir "mikro-kıyamet" yaratır.

Sonuç


Pedro Almodóvar'ın "The Room Next Door" filmi, ölümü anlatan bir hikayeyi, bilinçli ve anlamlı yaşama dair derin ve şaşırtıcı derecede canlandırıcı bir meditasyona dönüştürüyor. Yönetmen, bu ağır konuyu ele alırken izleyiciyi yasa boğmak yerine, onu onur, seçim ve sevginin en saf halleri üzerine düşünmeye davet ediyor.


Film; ölümde özerklik, acının ortasında parlayan canlı renkler ve kan bağının karmaşasına karşı seçilmiş dostluğun iyileştirici gücü gibi temalarıyla, hayata ve vedalaşmaya dair yerleşik kabullerimizi sorgulatıyor. Nihayetinde bu, her iki kadın için de bir özgürleşme hikâyesidir: Martha, hastalığın ve pişmanlıkların prangalarından kurtularak kendi huzurlu sonuna yürürken; Ingrid, ölüm korkusuyla yüzleşerek ondan özgürleşir. Belki de filmin sorduğu en temel soru budur:


Hayatımızın son bölümünü bir yazar gibi kurgulama şansımız olsaydı, nasıl bir final yazardık?

Yorumlar


bottom of page